Saturday, September 30, 2006

görme(k)



― Şimdi, insan denen yaratığı eğitimle aydınlanmış ve aydınlanmamış olarak düşün. Bunu şöyle bir benzetmeyle anlatayım: Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önce boydan boya ışığa açılan bir giriş… İnsanlar ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldanabiliyor, ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasında koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. Böyle bir yeri getirebiliyor musun gözünün önüne?
― Getiriyorum.
― Bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. Ellerinde türlü türlü araçlar, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görülüyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor.
― Garip bir sahne doğrusu ve garip mahpuslar!
― Ama tıpkı bizler gibi! Bu durumdaki insanlar kendilerini ve yanlarındakini nasıl görürler. Ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler, değil mi?
― Ömürleri boyunca başlarını oynatamadıklarına göre, başka türlü olamaz.
― Bölmenin üstünden gelip geçen bütün nesneleri de öyle görürler. Şimdi bu adamlar aralarında konuşacak olurlarsa, gölgelere verdikleri adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını sanırlar, değil mi?
― Öyle ya.
― Bu zindanın içinde bir de yankı düşün. Geçenlerden biri konuştukça, mahpuslar bu sesi karşılarındaki gölgenin sesi sanmazlar mı?
― Sanırlar tabi.
― Bu adamların gözünde gerçek, yapma nesnelerin gölgelerinden başka bir şey olamaz ister istemez, değil mi?
― İster istemez.
― Şimdi düşün: Bu adamların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirsen, her şeyi olduğu gibi görürlerse, ne yaparlar? Mahpuslardan birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu; gözlerini ışığa kaldırsın. Bütün bu hareketler ona acı verecek. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü kamaşarak bakacak. Ona demin gördüğün şeyler sadece hoş gölgelerdi, şimdiyse gerçeğe daha yakınsın, gerçek nesnelere daha çevriksin, daha doğru görüyorsun, dersek; önünden geçen her şeyi birer birer ona gösterir, bunların ne olduğunu sorarsak ne eder? Şaşırmazmı? Demin gördüğü şeyler, ona şimdikilerden daha gerçek gibi gelmez mi?
― Daha gerçek gelir.
― Ya onu aydınlığın ta kendisine bakmaya zorlarsak? Gözlerine ağrı girmez mi? Boyuna başını bakabildiği şeylere çevirmez mi? Kendi gördüğü şeyleri, sizin gösterdiklerinizden daha açık, daha seçik bulmaz mı?
― Öyle sanırım.
― Onu zorla alıp götürsek, dik ve sarp yokuştan çıkarıp, dışarıya, gün ışığına sürüklesek, canı yanmaz, karşı koymaz mı bize? Gün ışığında gözleri kamaşıp bizim şimdi gerçek dediğimiz nesnelerin hiçbirini göremeyecek hale gelmez mi?
― İlkin bir şey göremez herhalde.
― Yukarı dünyayı görmek isterse, buna alışması gerekir. Rahatça görebildiği ilk şeyler gölgeler olacak. Sonra, insanların ve nesnelerin sudaki yansıları, sonra da kendileri. Daha sonra da, gözlerini yukarı kaldırıp, güneşten önce yıldızları, ayı, gökyüzünü seyredecek.
― Herhalde.
― En sonunda da, güneşi; ama artık sularda, ya da başka şeylerdeki yansılarıyla değil, olduğu yerde, olduğu gibi.
― Öyle olsa gerek.
― İşte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimleri, yılları yapan güneştir. Bütün görülen dünyayı güneş düzenler. Mağarada onun ve arkadaşlarının gördükleri her şeyin asıl kaynağı güneştir.
― Bu değişik görgülerden sonra, varacağı sonuç bu olur elbet.
― O zaman ilk yaşadığı yeri, orada bildiklerini, zindan arkadaşlarını hatırlayınca, haline şükretmez, orada kalanlara acımaz mı?
― Elbette.
― Ya orada birbirlerine verdikleri değerler, ünler? Gelip geçen şeyleri en iyi gören, ilk veya son geçenleri, ya da hepsini en iyi aklından tutup, gelecek şeylerin ne olabileceğini en doğru kestirmenin elde ettiği kazançlar? Mağaradan kurtulan adam artık onlara imrenir mi? O ünleri, o kazançları sağlayanları kıskanır mı? O boş hayalleri hilleus gibi, “fakir bir çiftçinin hizmetinde uşak olmayı”, dünyanın bütün dertlerine katlanmaktan bin kere daha iyi bulmaz mı?
― Bence bulur; her mihneti kabul eder de bir daha dönmez o hayata.
― Bir de şunu düşün: Bu dediğimiz adam yeniden mağaraya dönüp eski yerini alsa; gün ışığından ayrılan gözleri karanlıklara dayanabilir mi?
― Dayanamaz.
― Daha gözleri karanlıklara alışmadan, ki kolay kolay da alışamaz, yeniden bu karanlıklar içinde düşünmek, zincirlerden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinde tartışmak zorunda kalsa herkes gülmez mi ona? Yukarıya, boşu boşuna çıkmış, üstelik de gözlerini bozup dönmüş demezler mi? Bu adam onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca, ellerinden gelse, öldürmezler mi onu?
― Hiç şaşmaz, öldürürler.
― Şimdi, sevgili Glaukon, bu benzetmeyi demin söylediklerimize uyduralım. Görünen dünya mağara zindanı olsun. Mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. Benim nereye varmak istediğimi merak ediyordun ya, işte bu benzetmeyle onu iyice anlamış olursun. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de, dünyada iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir.
― Anladığım kadarıyla ben de senin gibi düşünüyorum.
― Peki, şunu da benim gibi düşün öyleyse: İyiye yükselmiş olanların insan işlerini ele almaya istekli olmamaları, hep o yüksek yerlerde kalmaya can atmaları, hiç de şaşılacak şey değildir. Benzetmemizi de düşünecek olursak, böyle olması gerekir.
― Gerçekten öyle.
― Şuna da şaşmamalı: Tanrısal dünyaları seyretmiş bir kimse, insan hayatının düşkün gerçeklerine inince, şaşkın ve gülünç bir hale düşer. Karanlıklara alışmadığı, ilkin her şeyi bulanık gördüğü için, mahkemelerde, şurada burada doğrunun gölgeleri, ya da bu gölgelerin yansıları üzerine tartışmalara girip de, doğruluğun kendisini hiçbir zaman görmemiş olanların yorumlarını çürütmek zorunda kalırsa, herkes yadırgar onu, değil mi?
― Buna hiç şaşmam.
― Ama aklı başında olan bilir ki, insanın gözü iki karşıt sebepten, iki türlü bulanır. Biri aydınlıktan karanlığa geçişte olur, öbürü de karanlıktan aydınlığa geçişte. Onun gibi düşünce de bir şeyi açık seçik göremeyince, buna gülecek yere düşünmeli: Acaba daha ışıklı bir dünyadan gelip karanlıklara alışamadığı için mi, yoksa bilgisizlikten aydınlığa varıp aşırı bir parlaklıkla kamaştığı için mi bulanık görüyor göz? Birincisi, övülecek, ikincisi acınacak bir haldir. Karanlığa alışamayan göz, ışıklı bir dünyadan geliyor demektir. Ona gülersek, gülünç oluruz. Ötekineyse hakkımızdır gülmek.
― Bu ayırma pek yerinde.
― Bütün bu söylediklerimiz doğruysa, onlardan şu sonucu çıkarabiliriz: Eğitim birçoklarının sandığı şey değildir. Onlara göre eğitim, bilgiden yoksun bir ruha bilgi koymaktır. Kör gözlere görme gücü vermek gibi.
― Öyle derler gerçekten.
― Oysa ki, bizim konuşmalarımız da şunu gösteriyor: Her ruhta bir öğrenme gücü ve bu işe yarayan bir örgen vardır. Gözün karanlıktan aydınlığa çevrilmesi için nasıl bütün bedenin birden dönmesi lazımsa, bu örgenin de bütün ruhla birlikte geçiçi şeylere sırtını dönüp varlığa bakabilmesi, varlığın en ışıklı yönüne, “iyi” dediğimiz yönüne çevrilebilmesi gerekir, değil mi?
― Evet.
― Eğitim, ruhun bu gücünü, “iyi”den yana çevirme ve bunun için en kolay, en şaşmaz yolu bulma sanatıdır. Yoksa ruhta görme gücünü vermek değil; çünkü güç onda kendiliğinden vardır; ama kötü yöne çevriktir. Bakılmayacak yana bakmaktır. Eğitim onu yalnız iyi yana yöneltir.
(...)
Platon (Eflatun)/ Devlet

Friday, September 29, 2006

sorma(k)


Kimim ben? Pek yapmadığım bir şey ama bir atasözüne göndermede bulunabilirim: Gerçekten de, her şey, dönüp dolaşıp şuna varır: Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. İtiraf etmeliyim ki bu ifade kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu ifade söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki, neysem o olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Bu anlamda, biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel tezahürü olarak algıladığım şeylerin, az çok kesinleşmiş tezahürlerin, aslında, bu yaşamın sınırları içinde, hakiki alanını hiç mi hiç tanımadığım bir faaliyette cereyan ettiğini anlatmak istemektedir bana. Zamansal ve yersel kimi olasılıklara körü körüne boyun eğmesi ve dış görünüşü gibi ortak kabul gören bazı yanlarıyla "hayalet"e dair kafamdaki temsili imge, benim için, her şeyden önce, ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının sonlu imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gereken şeyi tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim. Bana dair bu bakış açısı, benim kendi içimdeki varlığımı önceden kabullendiği ölçüde bana yanlış geliyor; düşüncemin tamamlanmış, dolayısıyla zaman içinde oluşması için hiç bir neden olmayan bir şeklini, önceki bir düzleme keyfi olarak yerleştirdikçe, ve bu aynı zamanın içine, telafi edilemez bir kayıp, bir ceza ya da bir düşüş düşüncesini kattıkça, bu bakış bana yanlış geliyor, bunun ahlaki temelden yoksunluğu, bence, tartışma götürmez biçimde açıktır. Önemli olan şu ki, bu fani dünyada, kendi içimde yavaş yavaş keşfettiğim özel beceriler, bana özgü olmakla birlikte bana verilmiş olmayan genel bir beceriyi arayışımda beni asla avutmaz. Kendimde gördüğüm her türlü beğeninin, kendimde hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, maruz kaldığım cazibelerin, başımdan geçen ve yalnızca benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken seyrettiğim bir sürü hareketin, yalnızca ve yalnızca benim hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlar karşısında, beni onlardan ayıran şeyin nerden kaynaklandığını değilse de, neden ibaret olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum. Bu dünyaya, tüm diğer insanlar arasında ne yapmaya geldiğimi, alınyazıma yanıt verebilecek, yalnızca bana özgü, ne men'em bir mesajın taşıyıcısı olduğumu gözler önüne serebilmem, bu farklılığın ne ölçüde bilincinde olduğuma bağlı değil midir?

André Breton ( Nadja)

Thursday, September 28, 2006

rastlama(k)


"İstanbul’un en büyük hususiyeti herhalde adım başı değişen bir şehir oluşudur. Değişen yalnız manzarası değil insanları, hayvanları, adetleridir ve bana öyle geliyor ki, İstanbul bütün sihrini ve bütün çirkinliği bu sonsuz değişmelere borçludur.

Dünyanın hiçbir tarafında evler bu kadar değişik renk, ses ve koku neşredemez. Hiçbir sokak bizimkiler kadar mevsim değiştirir gibi, ağaçlarını veyahut bulutlarını değiştiremez. Hiçbir kaldırım bizimkiler kadar saatlerce başıboş dolaşıp duramaz.

Şehir vardır. Güzel temizlenmiş bir sigara ağızlığı gibi bir tarafından bakınca öteki tarafı görünür, memleket olur- bir parçasını gezdiniz mi onun bütününü tasarlayabilirsiniz. Fakat Florya’da Üsküdar’ı, Şişli’de Fatih’i, Sarayburnu’nda Tarabya’yı düşünebilmek güçtür.

İstanbul’u aynı zamanda sevimli ve çirkin yapan bu değişikliğin rastgele oluşudur, tesadüf bazen tahini boyalı evi filizi boyalının yanına getirmiştir, komşunun kızı da teneke saksıları kırmızıya boyayacak olmuştur. Üst kattaki kiracı güzel kilimlerini temizlemek için sahanlıktan aşağı sarkıtmıştır. Bu bir ressamı çıldırtabilir.

Beyoğlu’ndan geçiyorsunuz, vitrinlerin birinde bütün bir bahar, çiçeklerini ayağınıza göndermiş, onun yanıbaşında süpürgesinden tutun da kolonya şişesine kadar hepsi elektrikle işleyen, nikelajlı aletleri ışıldayan bir berber salonu ve tam onun yanıbaşında da pıhtılaşan kanları, derileri soyulmuş kulakları ve meşhur tebessümü ile bir kelle! Muazzam bir öküz kafası ve daha ötede bir sinema ve Marlene Dietrich’in mevzun bacakları…, ilah… Bu da bir şairi çıldırtabilir.

Günlerden bir yaz günü. Beyazıt’ın ağacı bol kahvelerinden birinde oturuyorsunuz, nazlı akasyalar tarafından yelpazelenirken yemyeşil gölgelerin ağaçlarından dökülüşünü ve serin parmaklarını alnınızda dolaştırdığını hissediyorsunuz:

Ağaç denilen hadisenin en güzel meyvesi gölgesidir, diyorsunuz. Altın köpüklü kahvenizi höpürdetirken nargile takurtularıyla güvercinler arasındaki münasebeti seziyorsunuz… "

(…)
Bedri Rahmi Eyuboğlu

tavsiye: (mekan) İki sokak arasındaki aralıkta yer alan mekanın adı: Gölge Kahve. Kartlarında 'Gölge'de kahve' yazıyor. Kahveden çıkıp sola yürüyüp tekrar sola sapıp kilise merdivenlerini geçip sağa döndüğünüzde Hacıpulos Pasajı'nın bahçesine kestirmeden giriyorsunuz. Yağmura rastlamanız dileğiyle...

Sunday, September 24, 2006

bekleme(k)


'Nothing is so good as moving back and forth between the familiar and the unknown.' Note on Indian ragas

^
Beklemek bizim yaşamımız
Vapur beklemek
Gün beklemek
İnsan beklemek
Çiçeklerin açmasını Gecenin geçmesini Sayfaların dolmasını beklemek
Beklemek sayrılığa dönüşmesin
Yönetmesin bizi beklemek
Kardeşleri var çok güçlü
Ümit etmek ve ertelemek
Gelişini beklemek
Uyanmanı beklemek
Çözülmeni beklemek
Başka bir yerde yaşamayı beklemek
Anlaşılmayı beklemek
On beşinde beklemek
Kırkında beklemek
Beklemek mi bizim yaşamımız
Beklemek bizim yaşamımız.

B.Ortaçgil

Wednesday, September 13, 2006

uzanma(k)


kadifeden bir eylül ayı..
tül gibi geçirgen tüy gibi hafif

kırmızıdan şarap,
şarapsa akşamüstü gibi
sessiz ve derinden...

gündüz vakti şiir gibi
yalnızken buruk
birkaç’ken az
ama her dozu kafi
bir eylül ayı..

gelmişler geçmişler
olmuşlar olmamışlar durağında bir "chaise longue" eylül ayı..
kış gibi soğuk, bahar gibi avare, yaz gibi kayıp değil
bizim kadar gerçek, suskun, durgun ve ılık
onlar gibi olgun..

bir albüme bakar gibi eylül ayı,
önden siyah beyaz resimlerle başlayıp, bir kareye her rengi sığdırmak zamanları
yollar uzun
yapraklar savruk
için gibi dağınık bu mevsim

gündüz gece aynı tılsım
kimseye değil sözüm
her yudumu içime
bu kez kadehler benim için..

kadifeden bir dokunuş eylül ayı..
renklerden kızıl,
zengin,

yalnızlık herdaim
hayat gibi,
12’den 9
eylül ayı...


Dilek M. (eylul,2003)

Tuesday, September 12, 2006

sıkılma(k)


Dün fena sıkıldım akşama kadar
İki paket cigara bana mısın demedi
Yazı yazacak oldum, sarmadı
Keman çaldım ömrümde ilk defa
Dolaştım,Tavla oynayanları seyrettim
Bir şarkıyı başka makamla söyledim
Sinek tuttum, bir kibrit kutusu
Allah kahretsin, en sonunda
Kalktım, buraya geldim.

Orhan Veli Kanık

düşünme(k)

dünyayı sığdırmış evine
beşe dört metre yüz metre küp hava... memnun
dünyası cebindeki kadar birkaç binlik (birkaç milyon) birkaç anahtar... emin
arada sırada ne yapmalı kime gitmeli, kimden sormalı diye düşünür
dünyası gezdiği yollar
evden işe, işten ev kadar... kısa
kokladıklarıdır dünyası limon kolonyası, lavanta ...hepsi uçucu
arada sırada ne yapmalı kime gitmeli, kimden sormalı diye düşünür
dünyadan okuduğu şeyler tv haberleri, gazeteler ...kupon kupon
dünyası aldıklarının küçük bir listesi üç, beş, altı... ucuz
arada sırada ne yapmalı kime gitmeli, kimden sormalı diye düşünür
Bülent Ortaçgil (2.perde)

yürüme(k)


Kendine yeni bir yol arayan kişi, önce,
Kendinden önce yürünmüş yollara bir bakar
-kendi yürümek isteyebileceği yola benzer bir yol bulmak için; çoğunlukla da bulur-
Ama, acaba o bulduğu yol(lar)
Tam da bulduğu yol(lar) olarak,
Kendi aradığı yola aykırı değil mi?-
Yeni bir yol aramıyor muydu, arayan kişi
-ne işi var öyleyse, eski (yürünmüş) yollarda?!

Belirli bir yol arayan kişi için en büyük
Tehlike, o yolu bir yerde durarak, “bakarak” arayabileceğini (hatta, bulabileceğini)
Sanmasıdır –çünkü, yollar bulunmaz:
yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur
-onlar, bulunur; artık, yürünmez…

Yola çıkacak kişinin aşması gereken
Ilk ve en önemli engel,
Kendi yerleşikliğidir:
Kendi yeri
--kendisidir…

Oruç Aruoba( Yürüme)