Thursday, November 30, 2006

dinleme(k)

gidersen kar yağar avuçlarıma bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Kimsenin Konuşmadığı Yer, kendi sesimizin içinde bulunan bir ülkedir. İnsanların-Konuştuğu-Yer’e hemen bitişiktir. Sokaklar ve kaldırımlar, çatılar ve otomobil ön camları her şeyin sesini boğan kalın, görünmez bir karla kaplıdır.

Ülkenin sakinleri dilsizdir. Ancak bu, konuşulanları anlamadıkları anlamına gelmez, tam tersine, birbirleriyle, sözcükler ve cümlelerle anlaşabileceklerinden daha iyi anlaşırlar. Asmalar boyunca koşan karıncalar gibidirler. Boyuna birbirleriyle kaşılaşır ve hiç duyulmaksızın, birbirlerine bir şeyler anlatırlar.

Kimsenin-Konuşmadığı-Yer’de hava asla soğuk değildir, aslında her şey ılıman ve barışçıldır. Buraya gitmek için seyyahların komşu ülke İnsanların-Konuştuğu-Yer’den geçmesi yeterlidir. Kendilerini, duyması acı veren ve yankılanan seslerle çevrili bulacaklardır, arabalar, radyolar, laf ebeleri.

Ancak yavaş yavaş sesler kavga etmeye başlayacak ve sonunda birbirlerini yok edeceklerdir.

Jean Marie-Gustave Le Clézio (Voyages de l'autre coté, Paris 1975)

not: Yukarıdaki fotoğraf N. Bilge Ceylan'ın "Curved street in winter, Istanbul, 2004" isimli fotoğrafıdır.
tavsiye: Mozart/Concerto No: 23 for Piano and Orchestra in A, K. 488 II: Adagio
sessiz sözcüklerle dinlemek için...

Wednesday, November 29, 2006

duyma(k)

"Zülfündedir benim baht-ı siyahım..."
Ve Mümtaz onun şimdi evinin bahçesinde, sonbahar güneşi altında, siyah elbisesi içinde ve herhangi bir insan gibi oturuşunu seyrederken öbür alemin o kadar sevdiği ustalarını, Emin Dede'nin varlığından haberdar bile olmadığı ruh iklimlerini yaratanları farkında olmadan düşündü.
Bir Beethoven, bir Wagner, bir Debussy, bir Listz, bir Borodine bu gördüğü ebediyet
yıldızından ne kadar ayrı insanlardı. Onların çılgın hiddet ve kinleri, bütün hayatı kendisi için hazırlamış bir sofra zanneden iştihaları ve bunları tek başına yüklenebilmek için imkansız bir Atlas gayretiyle gerilmiş gururları, hiç olmazsa şahsiyetlerini değişik planda göz önüne koyan bir yığın nazariyeleri, garabetleri, yumuşaklığı bile etrafındaki her şeye bir arslan pençesi gibi geçen mizaçları vardı. Halbuki bu şöhretsiz dervişin hayatı üst üste kendi şahsını inkardan ibaretti. Bu inkarlar, mutlaka karşı beslenen bir aşkta ve hayatın umumi gürültüsü içinde bu çifte kaybolma kararı sadece Nuri Bey'e ait bir şey değildi. Bu kendi iradesiyle yahut medeniyetinin terbiyesiyle silinmiş çehreyi sonsuz itişlerle geriye doğru götürerek ondan bir Aziz Dede, bir Zekai Dede, bir İsmail Dede, bir Hafız Post, bir Itri, bir Sadullah Ağa, bir Basmacızade, bir Kömürcü Hafız, bir Murad Ağa, hatta bir Abdülkadir-i Müragi, hulasa bizim bir tarafımızı, belki en zengin his tarafımızı yapan insanların hepsini çıkarmak mümkündü. Onlar bir kile buğdayın içinde tek bir tane olarak yaşamayı seven insanlardı. Hiçbir azdırıcı ile kendilerini çıldırtmamışlar, saf bir idealin etrafında, içlerindeki hayatın henüz uyanmış mahmur günlerinden yığın yığın baharlar açmakla kalmışlar, sanatlarını bir benliğin behemehal ikrar vasıtası olarak değil, büyük bütünde kaybolmanın tek yolu tanımışlardı. İşin garibi muasırları da bunu böyle görmüşlerdi. İçlerinde en fazla şahsi olan, bize bir yığın ilahi hastalık aşılayan Dede Efendiden bile, Abdülhak Molla'nın küçük kardeşi jurnalinde ne kadar basit bir şekilde, yapılan işin sanki manasını anlamadan, adeta bedbahtça bir cehalet içinde bahsederdi. İhsan bir gün Letaif-i Rivayat-ı Enderun'un Dede'ye ait kısımlarındaki boşluğunu Emin Dede'ye anlatınca karşısındaki gülerek: -Erenler, yanlış kapı çalıyorsun... demişti. Ötekiler sanat yapıyor. Biz sadece duadayız. Bilirsin, bazı tarikatlerde değil eser vermek, kabrinin üzerine adını yazdırmak bile iyi sayılmazdı. İşte bu şarktı. Mümtaz'a göre hem şifasız hastalığımız, hem de tükenmez kudretimiz olan şark!

Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur)

tavsiye: Piyer Loti'de sakin bir sabah çayı...

Monday, November 27, 2006

okuma(k)

Evren (kimileri kitaplık diye anıyorlar)

Hiçbir işim olmasaydı, yazar da olmasaydım, tek işim kitap okumak olsaydı, hayatımı kitap okuyarak kazansaydım, bunun için maaş bağlasalardı bana ve elime çok iyi para geçseydi, yanı sıra hiçbir yükümlülüğüm olmasaydı, yalnızca canımın çektiği kitapları, merak ettiğim yazarları, ilgilendiğim konularda yazılanları okusaydım, günümün büyük bölümü yazmakla, ya da "yazar okuması" diye adlandırabileceğim, yazmakta olduğum şeyle ilgili kimi kaynak kitapları okumakla geçiyor; bu tür okumalar her zaman keyif verici olmadığı gibi, zevk almasam da sürdürmek zorunda kalıyorum; tabii bunlar da olmasa, paşa gönlümün istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmasam, "Mesleğinizi seviyor musunuz?" diye soran gazetecileri, "Aa, tabii, çok çok seviyorum, dünyaya bin kere gelecek olsam gene aynı işi yapmak isterdim," diye yanıtlasam, beni her yıl düzenlenen dünyanın belli başlı bütün kitap fuarlarına gönderseler, böylelikle her çıkan yeni kitabı görsem, dünyanın büyük kentlerinin bütün eski kitapçılarını, yüzyıllık sahaflarını gezsem, sevdiğim yazarların ilk baskılarını toplasam, en eski, en değerli el yazmalarını incelemem için dikkatime sunsalar, kitap yapımında kullanılan bütün kâğıt çeşitlerini görsem, dokunsam, kitap kapakları, tasarımları yapan grafikerlerin uluslararası oturumlarına gözlemci olarak katılsam, dünyanın belli başlı en büyük kitabevlerinden, en kenarda kıyıda kalmış, küçük ama özel yayınevlerine kadar bütün önemli kuruluşlar beni yeni dönem programları konusunda bilgilendirseler, en uzak, en küçük ülkelerin yayıncılık hayatından da, yeni yazarlarından da anında haberdar olabileceğim bir iletişim ağı kurulsa, kitapların birçoğunu kendi yazıldıkları dilde okuyacak kadar çok dil bilsem, joyce'u ingilizcesinden, genet'yi fransızcasından, dostoyevski'yi rusçasından, marquez'i ispanyolcasından, brecht'i almancasından, eco'yu italyancasından, pessoa'yı portekizcesinden, mişima'yı japoncasından okuyabilsem, fena mı olur? Sofokles, İbsen, Horatius, Hayyam, Farabi, Shakespeare, Tagore, Knut Hamsun, Mahabbarata, Avesta, Nibelungen, Nietzsche, Kierkegaard, Tarjei Vesaas, İbni Haldun, Molière, Danilo Kiş, Borges, Konfüçyüs, Çiçero, Tolstoy, bütün bunları kendi dillerinde, dönemlerinin dillerinde okuyabilsem, Commedia dell'arte oyunları, binbir gece masallarının arapçası, incilin aramicesi, ipek kâğıtlara yazılan on birinci yüzyıl haikuları, süryanca dualar, sümer yazıtları, çivi yazısı, mühürlerde ve paralarda gömülü bütün sözcükler, lahitlerde ve alınlıklardaki saklı sözler, afrika maskelerinin gizli ve kutsal işaretleri, simli el yazmaları, ceylan derisine yazılmış kitaplar, pehlevice masallar, mayaların gün işaretleri, azteklerin simgeleri, hepsi hepsi gözlerimin önünde sırlarını bir bir açsalar, hitit kraliçesi puduhepa'nın rüyalarını yazdırdığı kil tabletleri okuyabilsem, medce türkü söyleyebilsem, kelt dilinde şiirler, aşk ve rüzgâr sözcükleri bilsem, uygurca rüya görsem, latince ilahiler okusam, platon'un mağarasında gölgelere karışsam, arjantin tangolarının argosunu bilsem, çingenelerin yüzyılların yollarına bıraktıkları sözcükleri derlesem, aristo'nun komedya'sını bulsam, bütün büyücülerin unuttuğu sihirli kelimeleri ben hatırlasam, onca yıl dünyanın onca yerinden toplayıp biriktirdiğim bütün el yazmalarından, en yeni kalın ciltli güzel kitaplara varana dek hepsini raflarına dizdiğim bir ilkçağ tapınağına benzeyen kitaplığımın serin, küçük, yeşil avlusunda sonsuz uykuma yatsam, ardımdan insanlar, ne güzel mesleği vardı deseler, yazık, okuyacak ne çok kitabı kaldı geride...

Murathan Mungan

tavsiye: Nouvelle Vague " In a manner of speaking "
Give me the words, that tell me nothing
Give me the words, that tell me everything...

Friday, November 24, 2006

göçme(k)

Beş duyundan böylesine uzaktayken, nasıl oluyor da biliyorsun, havada süzülen her kuşun, uçsuz bucaksız bir haz dünyasında olduğunu?

William Blake


Kırlangıçlar, kutuplar hariç dünyanın her tarafında yaşayabilen sinek avlayarak geçinen küçük ötücü kuşlardır. Ömürleri 4-6 aydır. Kısa ayaklarının tırnakları sivri olduğundan düz, yassı zeminlere rahatça tutunurlar. Üçgen şeklindeki gagaları geniş yırtmaçlı olup ağızları açık uçarken sinek, sivrisinek gibi küçük böcekleri avlarlar. Kuyrukları çatallı, kanatları uzun ve sivridir. Hızlı uçarlar. Kuyruklarını dümen olarak kullanır, ani dalışlar yaparlar. Çoğu sürü halinde yaşar.
Yaz sonunda, günler kısalıp, böcekler azalınca yavru ve erginler göç ederek kışı Afrika'da geçirirler. İlkbaharda geri dönerler. Diğer göçmen kuşların aksine gündüz göç yollarına devam ederler. Göç sırasında bazen şiddetli yağmur ve fırtınalar binlercesinin ölümüne sebep olur.
Binaların çatı altlarına, saçaklarına ve pencere oyuklarına çamur ve kilden çanak şeklinde sağlam yuvalar yaparlar. Dişi kırlangıç, erkeğinin tükürüğüyle harç ederek gagasıyla getirdiği çamuru toplar, saman ve otlarla sekiz gün içinde sağlam bir yuva yaparlar. Geniş ve yassı gagalarını, yuvalarını yaparken, çamurları sıvamak için mala gibi kullanırlar. Yuvalarının çoğu ancak bir kırlangıcın girebileceği kadardır. Eni yaklaşık 20 cm, derinliği 10 cm kadar olup içi tüy ve kıllarla döşenir. Yuvalarını gruplar halinde mağara, kayalık ve ağaçlara yapan türler de vardır.
Yavrular anne babaların ağızlarında getirdikleri böceklerle beslenirler. İki hafta içinde gelişip yuvayı terk ederler
Göç bir kuşun hayatındaki en büyük macera, alabileceği en büyük risktir. Yüz binlerce göçmen kuş gitmek istediği yere ulaşamadan hayatını kaybeder. Hayatta kalanlar bir sonraki bahar geri dönerler...

tavsiye: Domenico Scarlatti " K 466 Fa Minör Sonat"

Thursday, November 23, 2006

gitme(k)

Birgün, bir yağmurla garip garip -Çoluğu çocuğu terk edeceğim.- Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım. Alıp başımı gideceğim. Asır yirminci asırdır, amenna. Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi. Uzaklar daha uzaklaşır. Bir define çıkarır gibi kayalardan. Ademden beri sımsıcak sevgilere muhtacım. Bir gün alıp başımı gideceğim -Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...- Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.
Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...
Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar simdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.
Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak
Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde,
yıllar için
Başımı alıp gideceğim.

Turgut Uyar (Uzak Kaderler İçin)

tavsiye: İnce Saz "Kaçsam Bırakıp"
Deniz Kızı Eftelya çıksa boğazın sularına yeniden, biz de bir kıyıda otursak, biraz kavun biraz peynir olsa masamızda, sonra kalkıp gitsek uzak kaderlerimize... Eftelya söylese uzaktan,

"Kalbim yanıyor ismini her..."

Wednesday, November 22, 2006

seçme(k)

Choose Life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance. Choose fixed interest mortage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisurewear and matching luggage. Choose a three-piece suite on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wondering who the fuck you are on a Sunday morning. Choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit-crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. Choose rotting away at the end of it all, pishing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourself.
Choose your future.
Choose life.


Bütünüyle belirlenmiş bir evrende, hükmün kendisi önceden belirlenir. Böyle bir evrende hoşumuza gittiği gibi davranabilsek bile, hoşlandığımız şey denetimimizin dışındadır. Kahve yerine çay içmeyi tercih ettiğimiz zaman, kararımızı çay daha ucuzdur gibi çevresel etkiler, kahve daha güçlü bir uyarıcıdır gibi fizyolojik ögeler, çay geleneksel bir içecektir gibi kültürel eğilimler vs. etkileyecektir. Determinizm her kararın, her kaprisin önceden belirlendiğini söyler. Böylece, aslında siz özgürce çay ya da kahveyi seçtiğiniz kanısında olmanıza karşın, bu seçim siz doğduğunuz andan hatta ondan da önce saptanmıştı. Bütünüyle deterministik bir evrende her şey yaratılış anında belirlenir. Soru bunun bizi olduğumuzdan daha az özgür kılıp kılmayacağıdır. Özgür irade konusunda bir başka kavram da Hugh Everett’in yorumudur. Çay veya kahvemi diye bir seçimle karşı karşıya kalındığında Everett yorumu evrenin, dallarından birinde çay ötekinde kahve alınan doğrudan iki dala ayrıldığını söylemektedir. Tabi burada da başka bir sorunla karşılaşılmaktadır. Gerçekte kahvesi olan siz’le Çay’ı olan siz aynı kişi değildir. Onlar farklı evrenlerde oturmaktadırlar. Ben çayı seçiyorum demek ben çay içicisiyim demektir. Böylece, tek başına “siz” seçme ile karşı karşıya gelmenize rağmen sonuç bir bireyi değil iki bireyi içermektedir. Everett'e göre evrende bütün alternatifler birbirine karışmayan farklı düzlemlerde mevcuttur ve bir ağacın sonsuzluğa uzanan dalları gibi bütün olasılıklar farklı evrenlerde yaşamaktadır...
(kaynak:historicalsense.com)

tavsiye: Frameless " I Try"
and you think you miss the right way out, Think without a doubt and you find, Another road that leads you here, Ride into your mind. And we try, try to make the right decisions, Yes we do...

Tuesday, November 21, 2006

yaşama(k)

Işıklı günlerinde düşün, memleketini, dostlarını, sevgilini, onlarla kal, dinlen
bırak kendinden bir şeyler, bir mağlup akşamın mahzunluğu silinsin gözlerinden.
Bir kavga sonunu unut.
Sen maceralar peşinde değil, umutsuz bir yolculukta değilsin.
Yaşamak sadece sevmektir, inan bana.
Sevmeyenler dünyamızda yaşamıyor.
Yaşamak suda, toprakta, insanlarda görünerek; bir zeytin ağacı gibi.
Bir zeytin ağacı gibi, ne güzel denize yakın olacaksın, uzayan dallarında, yapraklarında ışıkta derinlerde köklerin.Bir zeytin ağacı gibi, bin yıl severek yaşamak her gün...

Arif Damar


Yürümek istiyordu canım. Ne yorgunluk, ne de sarhoşluk hissediyordum. Yalnızca canlılık, dinçlik vardı üzerimde. Gücüm içimden taşıyordu sanki. Her çeşit iyi davranışa karşı olağanüstü bir yatkınlığım vardı. Kafamın içinde sayısız hoş düşünceler kaynaşıyordu.
Yüreğim uzun aralıklarla, güm güm vuruyordu. Her vuruşu duyuyordum. Her şey o denli hoş, o denli hafifti ki benim için. Hava hafif kırılır gibi olmuş buzlar çözülmüştü. Alanın bazı yerlerinden kara toprak gözüküyor, kokusunu çevreye yayıyordu. Alandan da çok hoşlandım…

Şöyle bir dolaşırım. İyi olacak bu. Her şey hoş zaten. Kürkümün tüm düğmeleri açık rüzgarda savruluyor. Niçin kimse çıkarıp almıyor acaba sırtımdan. Nerede hırsızlar? Gelsinler hadi! Belki çıkarır kendim veririm onlara kürkümü. Kürkü ne yapacağım! Kürk bir maldır. La prepriété, c’est le vol (Mülkiyet hırsızlıktır)
Ama ne saçmalık! Her şey ne güzel!

Dostoyevski/Delikanlı

tavsiye: Peggy Lee " It's A Good Day "
Jüpiter ve Güneş'in nadir olarak gerçekleşen, şans ve mutluluk getirdiğine inanılan buluşmalarından biri bugün gerçekleşiyor...

Monday, November 20, 2006

başlama(k)



Ay ile mitolojik olarak özdeşleştirilen tanrıça Artemis'tir. Artemis diğer adıyla Selene (Luna) Zeus’la Leto’nun kızı, Apollo’nun ikiz kardeşidir. Apollo’dan biraz önce doğmuş ve doğar doğmaz annesine, kardeşinin doğumu için yardım etmiştir. Bu nedenle Artemis doğumun da tanrıçası sayılır. Fakat annesini doğum sancıları içinde kıvranırken görünce, bunun kendi başına da geleceğinden korkmuş ve Zeus’tan sonsuz bakirelik dilemiştir. Dağlara çıkmış, hayvanların tanrıçası olmuştur.
Sıfatları arasında “Işıldayan” (Phoibe) ve “Ok atan” (Iokheaira) vardır. Okları amansızdır ama Ay ışığını simgeler. O bir avcı ve küçük çocuklarla yavru hayvanların koruyucusudur. Çok çocuksu, temiz, uysal ve yeteneklidir. Çok güzel ama aynı zamanda çok da vahşi bir tanrıçadır. Hiç bir ölümlü erkek tanrıçaya ne el sürebilir ne de çıplak görebilir. Kendisine yapılan saygısızlığı da, ihmali de hiç bir zaman bağışlamaz.
Aktaion da Artemis gibi bir avcıdır. Köpekleriyle dağ bayır dolaşır ve av peşinde koşar. Bir gün yolu, Artemis’e adanan kutsal ormana düşer. Yürümekten yorgun düşünce bir ağacın altında dinlenir. Bu sırada Artemis de avlanmaktan yorulmuş, ormanın kuytu bir köşesindeki göle girip serinlemek istemiştir. Önce ok ve yayını sonrada bol kıvrımlı elbisesini çıkararak perileriyle birlikte göle girer. Artemisi o güne kadar perileri dışında çıplak olarak ne bir ölümlü ne de bir ölümsüz görmüştür. Periler birden bağrışmaya ve Artemis' in etrafında bir araya gelmeye başlar. Aktaion gölün kıyısında köpekleriyle birlikte durmaktadır. Sesleri duymuş ve oraya gelmiştir. Uzun boylu tanrıça perilerin arasından sıyrılır ve kıyıya giderek “Beni ve perilerimi gördüğünü her gittiğin yerde anlatacaksın değil mi? Anlat anlatabiliyorsan” diyerek Aktaion’u bir geyiğe dönüştürür. Köpekleri de geyiği yeni bir av sanarak üstüne atlayıp parçalamıştır.
Ay’ın değişen yüzü gibi Artemis de, içinde, kadınlığın bütün hallerini barındırır. Artemis de sonunda anne olur. İçinde barındırdığı bütün bu haller kendine verilen değişik isimlerden de gelmektedir. Mısır'da bereket tanrıçası, Anadolu'da Kibele olarak anılmıştır. Pazar'ın güneşle, pazartesinin ayla olan ilgisinden dolayı batı dillerinde Sun - day, güneş günü, Moon-day ay günü olarak adlandırılır.
Yeni ay, Ay'ın Güneş'le Dünya arasında olduğu sırada bulunduğu evreye verilen addır. Bu sırada, Güneş ışınları Ay'ı arkasından aydınlattığı için, Ay bize karanlık görünür. Daha doğrusu onu göremeyiz. Ay, yaklaşık 29,5 günde bir aynı evreden geçer. Yeni ay, genellikle bu döngünün başlangıcı olarak kabul edilir. Bu nedenle bu evreye "yeni ay" denir. Yeni ay sürecinin gelişimleri destekleyen, faaliyetlerin gerçekleştirildiği ve fikirlerin üretildiği yeni başlangıçlar zamanı olduğu söylenir...

tavsiye: Patricia Barber "The Moon"

bugün yeni ay...

Friday, November 17, 2006

benzeme(k)

Sen de gördün mü, ne kadar ellerime benzemiş ellerin...Abidin Dino'dan Güzin Dino'ya;

Sevgilim, penceremden, otelinden çıkıp koskoca valizini taşımanı seyrettim. Çabuk dön! Sevmenin de iniş çıkışları var. Hastabakıcı bugün hastalık tabelama bu duygumun derecesini çizdiyse, doktor korkacaktır. Sabah komşu binada göğsüme baktılar. İyiyim. Babacan bir doktor yeşil ışık yaktı ameliyata, yine de analizlerin sonucunu beklemeliymişiz... Kaç gün? Bilmiyorum. Saat 2’de Londra ile konuştum, Monica evde idi. Octavio gidememiş, filmle ilgili kişilerin seyahatte olduğunu tellemişler. Kızmış, Londra’ya dönmüş. Monica’ya Octavio’nun borcunu unutmamasını hatırlattım. Haber gelmezse, yazar ya da telefon ederim.
Ne iğne, ne hap, ilaçların ilacı sensin. Sanırım en önemlisi, damla damla sevgili gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek.
Not: Tam zarfı kapatacaktım, Mme. Dessanis midir, Dessis midir, adını belleyemedim, ressam akademi müdürünün karısı geldi. Çok hoş bir bayan. Gitmiş olmana üzüldü, yarın kocası gelecek. Birkaç gün için gidecekler, gelecek hafta sonunda dönecekler.
Ben de biraz sonra gazete alacağım. Tam bunları yazarken, iğne, termometre, kahvaltı geldi, paldır küldür maça hazırlıyorlar, işin ucunda senin olman, hepsinden etkili. Piyes iyi gidiyor.
Abidin Montpellier
3 Şubat 1967

Güzin Dino'dan Abidin Dino'ya;

Sevgilim,
Masamın başında penceremin önünden yazıyorum sana, şimdi Ferit buradaydı, Çarşamba onlara yemeğe gideceğim. Simone bu akşam St. Cere’ye gidiyor, sabah Securite Social’a gittim, benim reçeteleri vermeleri için, gene, senin Carte de Sejours’un lazım, onu bana hemen yolla, iki günde ben de sana geri yollarım, fotokopi istemiyorlar. Bu sabah, senden mektup yoktu, Octavio’nun çeki de, acaba sen doğru bankaya mı yolladın? Almanya’dan resimlerin parası geldi, senin bankana yatırdım mektubu; benim imzamla oluyormuş. Yarın vergi declaration’ı için gideceğim, şimdilik hep böyle işlerle meşgulüm, hizmetçiyi şimdilik tutacağım ev biraz temizlensin, sonra vazgeçerim, 80 Frank ayda. Ev bildiğin gibi hoş fakat sensiz.
M. Demoisoin selam söyledi sana. Bir iki güne kadar muntazam çalışmaya gayret edeceğim. Sana gelecek hafta Françoise Hugo gelecek, önce telefon edecek. Cecile’de gelecek buraya dönmeden. Mme. Yvonne (bakkal) da seni sordu. Ben seni düşünüp seni konuşmaktan başka bir şey yapamıyorum ciddi.
Çok öperim.
Güzin
3 Nisan 1967

tavsiye: Chick Corea&Gary Burton " I'm your pal"

Thursday, November 16, 2006

hazırlama(k)


O bir ritueldir. Tümüyle. Bunda kötü birşey görmem. Bunlar günlük olaylar olsa da özünde resmidirler. Ritüel de bu resmiyetin köşe taşıdır.

Saat 9 gibi kalkar ve giyinirim. Kendime bir kahve yaparım- daima espresso ve tercihen, bir İtalyan arkadaşımın her ay postaladığı Splendid. Gazete bayisine gider, ilgimi çeken makalelere göz atmak ve televizyonum olmadığı halde -televizyon sayfasını okumak için bir gazete alırım. Birkaç sigara içerim- daima Camel ve birazdan bir kahve daha yapacağım. Günün ikinci kahvesi aklımı başıma getirir. Hazırım. Böylece mönü defterimi -kırmızı olanı- ve mutfaktaki raftan dolma kalemimi alırım.

İhtiyacım olan şeyleri bulacağımdan emin, mönüyü büyük bir titizlikle planlarım. Genellikle ilk olarak ana yemeği planlarım. Zor, hiçbir zaman çekici değildir, bu da işimi kolaylaştırır. Fakat bu akşam olduğu gibi özel bir şeyler yapmaya özeniyor, çaba sarf etmek istiyorsam, önce başlangıç tabağına karar veririm. Oradan ana motifi seçer, yemeği kendi hızında gelişmesine, doğal seyrine bırakırım, müzik gibi bir senfoninin renkleri, kokuları, şekilleri, tatları, dokuları ve sesleri gibi.

Bu aynı zamanda bir bildiridir. Bu akşamki konuklarım sanatçılar, şairler, felsefeciler ve eleştirmenler. Hayatın kendisinin lezzet olduğu görüşümle onları etkilemeliyim: Onun çelişkileri, ekşiliği, tatlılığı, estetik melankolisi. Benim aşırı sert martinilerim –birkaç şey eklediğim Bunuel modeli, ki onun tarifi hala gözlerimi yaşartır, konuklarımın çevrelerinde olup bitenleri fark etmelerini sağlayacak, onları gece için hazırlayacak. Şu başlangıç tabağı, onun esaslı karışımı, duygularının yemek üzerinde yoğunlaşmasını sağlayıp, liderliği ve gücü bana verecek. Ve balıkları sardığım asma yapraklarını mutfak makasımla keserken, beklentileri doruğa ulaştığında onları ayaklarımın altına alacağım, hayal gücüm ve cüretkarlığımla onları orada önceden biçtiğim rollerini dağıtacağım.

Tatlı için yine aynı şey, basit ancak görkemli. Arzumun son alevlerine katlanmak zorunda olduklarını hayal ederlerken onları yakalayacak taze ananas dilimleri, olgun mandalinalar, portakallar, limonlar, mangolar, kirazlar, çilekler: Bunları birkaç saatliğine Cointreau’de bekleteceğim, servis anında seri davranacak ne yapmak istediğimi anlamalarına fırsat vermeden meyveleri romla ıslatarak masada yakacağım. Dostlarıma bir jest olarak krema da getirebilirim. Peynir, porto ve kahve. Ve benim seçtiğim bir alkollü içki.

Bundan sonra gece artık onların…

Steven Kelly/ “Görünmez Mimari”

tavsiye: Fairground Attraction/ " Watching The Party"

Wednesday, November 15, 2006

korkma(k)

"içimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdık"
Eskiden şeytan denince, kızıl boynuzlu, çatal sakallı, zıpkın kuyruklu bir cehennem zebanisi gelirdi akla... Dipsiz fırını andıran ağzından ecel zehirleri saçan bir iblisti o...
Bizi günaha çağıran bir provokatör... lanetli bir ecinni...
Modern zamanlar, kuşkuculukla birlikte geldi. Endüstrileşmeyle küçük dünyasının sınırlarını aşan insanoğlu, göç yolunda önce inançlarını kaybetti. Dine ait ne varsa sorgular oldu.
Böylece romantizm çağında kiliseye karşı direnişin kahramanına dönüştü şeytan...
Ve asırlardır kilit altında tutulan hazların zincirini çözüverdi. Yasakların yerine tutkuları koydu; acıların yerine zevkleri... Daha önemlisi, insanoğlu şeytanın ayak izlerini gökkubbede değil, kendi içinde aramaya başladı. Cehennemde sandığını, bilinçaltında buldu. Aslında çatışmanın tarafları iki omzumuza konmuş melekle şeytan değil, herbirimizin içinde kök salmış iyilik ve kötülük duygularıydı. Korkular yatıştı, modernite iblisle barıştı ve insanlık "romantik şeytan"la tanıştı. (Mephistopheles / J. Burton Russell)

İnsan bedeninin ihtiyacı olan bütün ilaçlar zihinsel olarak üretilmektedir, zihindeki yenilenmeler, vücuttaki hücrelerin de yenilenmesine sebep olur. Düşüncelerin şekline göre vücudumuzu bozabilir veya yeniden yaratabiliriz. Yaşamımız da bu döngünün içindedir. Ruhumuz sürekli özüne, aslına dönmek, bütünleşmek adına gelişmek ister. Gelişmesi için deneyim yaşaması lazımdır. Bilgi, olayı değerlendirmeye alabilmek için gerekli olan altyapının bölümüdür. Gelişme, tekamül için bilginin deneyimlenmesi, uygulanması lazımdır. Ruh, sürekli ihtiyacı olan için düşünce, şekil üretir. Bu hayallerle evrene talep vermektedir. Ona ihtiyacını bildirmektir. Ve evren, bu titreşimlere uygun enerjilerle yeni oluşumları, kişinin yaşamına verecektir.

tavsiye: DandadaDan/ "Hayaletler"
hayaletler hiç uyumaz, aramızda dolaşırlar...

Tuesday, November 14, 2006

durma(k)


Uyandım baktım ki bir sabah
Güneş vurmuş içime
Kuşlara, yapraklara dönmüşüm
Pır pır eder durur bahar rüzgarında
Kuşlara, yapraklara dönmüşüm
Cümle azam isyanda
Kuşlara, yapraklara dönmüşüm
Kuşlara
Yapraklara


Orhan Veli Kanık

Albert Einstein, yüksek öğrenimini güç koşullara göğüs gererek Zürih Teknik Üniversitesi'nde yapar. Mezun olduğunda iş bulmak sorunuyla karşılaşır. Üniversitede asistanlık bir yana orta okul öğretmenliği bile bulamaz. Sonunda bir okul arkadaşının yardımıyla Bern Patent Ofisi'nde memuriyete başlar. 1955'te ölümünden birkaç hafta önce kaleme aldığı Öz yaşam öyküsü Taslağı'nda "Patent belgelerinin yazılması işi benim için gerçek bir kazançtı; bu iş fizik üzerinde düşünmek için bol zaman bulmama olanak veriyordu" diye yazacaktır. Einstein 1905'te, bilim dünyasında devrim yaratacak olan kuantum teorisi ile ilgili olarak ışığın aynı zamanda parçacıklardan oluşan bir olgu olarak kabul etmek gerektiğini kanıtladı. Kuantum kuramı, insanoğlunu yeni bir düşünceyle tanıştırıyordu: İnsanoğlu, araştırdığı dünyanın bir parçasıdır ve araştırdığı dünyanın davranışlarını ve boyutlarını etkiler. Kuantum teorisine göre, madde hiç bir zaman durağan olmayıp her zaman için hareket halindedir. Bu aynı zamanda doğu mistikçilerinin de maddesel dünyaya bakışlarıdır. Fizikçi ve doğu mistikçilerinin hepsi evren, hareket ettikçe, titreştikçe, dans ettikçe dinamik olarak idrak edilmelidir demektedir. Doğa durağan değil fakat dinamik denge içindedir. Nitekim Tao’cu metinlerde bu konuda şöyle yazar: “Durgunluk içindeki durgunluk gerçek durgunluk değildir. Yalnızca, eğer hareket içinde durgunluk varsa cenneti ve dünyayı kaplayan ruhsal ritim ortaya çıkar”.
Einstein, daha önce inanıldığı gibi ışığın, mekaniğin incelediği parçacıklardan tümüyle farklı bir doğaya sahip olduğu yolundaki görüşün tümüyle doğru olmadığı, ışığın aynı zamanda maddi özelliklere, parçacık özelliğine de sahip olduğunu ortaya çıkardı. Dolayısıyla evrende bulunan tüm nesnelerin ortak bir doğası olduğu fikri ufukta beliriyordu...

tavsiye: Pat Matheny Group/ " Are You Going With Me? "

Monday, November 13, 2006

erteleme(k)


Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün...Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım. Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil...Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, sezinlemesi, bitimsiz bezginlik-Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası-Öyle bir ruh o...Yalnızca öbür gün...Bugün hazırlanmak istiyorum...Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için...Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok...Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı...Ağladığımı hissediyorum, apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru...Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün...Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, yaşamım zaferle taçlanacak, zekamın bütün gerçek nitelikleri, iyi öğrenimim, uğraşım-hepsi toplanacak bir araya herkese duyurmalı...Ama herkese sunulan boşa gidecek yarın... Bugün uyumak istiyorum, gerçek nüshayı yarın yapacağım...Bugün için, hangi gösteri yineleyecek çocukluğumu bana? Yarın bir bilet satın alabilirsem, gerçek gösteri öbür gün çünkü... Daha önce değil...Öbür gün göstereceğim halkın karşısında yarınki kendimi. Öbür gün bugün ben olmadığım görülecek sonunda. Yalnızca öbür gün...Sokak köpeği gibi uykuluyum. Gerçekten uykum var. Yarın size her şeyi söyleyeceğim, ya da öbür gün...Evet, belki de yalnızca öbür gün..Adım adım...Evet, adım adım..

Fernando Pessoa
tavsiye: Dianne Reeves&Lou Rawls "Baby It's Cold Outside"

Thursday, November 09, 2006

gezme(k)




"Kendi coğrafyamı tanımak için yolculuk ediyorum"

Marcel Réja

1852 tarihli ve resimli bir Paris rehberinde şu satırlar yer almaktadır: “Endüstriyel lüksün yeni sayılabilecek bir buluşu olan pasajlar, bina kitlelerinin arasından geçen, üstü camla örtülü, mermer kaplı geçitlerdir, bina sahipleri bu türlü spekülasyonlar konusunda aralarında uzlaşmaya varmışlardır. Işığı yukarıdan alan bu geçitlerin iki yanında en şık dünkanlar yer almaktadır. Böylece bu türden bir pasaj, kendi başına bir kent, küçük bir dünya demektir. Flaneur’ün evi, işte bu dünyadır, Flaneur, gezmeye çıkanların ve tütün tiryakilerinin, her meslekten olanların “en sevdikleri yerin” vakanüvisine ve filozofuna kavuşmasını sağlar. Kendisi için aynı yer, belli bir sıkıntıya karşı, başka deyişle halinden memnun, gerici bir yönetimin sahtekar bakışları altında kolayca filizlenebilen bir sıkıntıya karşı ilaç gibidir. Baudelaire bir sözünde şöyle der: “Bir kalabalık içerisinde sıkılabilen, aptalın tekidir. Evet yineliyorum bir aptaldır hem de aşağı görülmesi gereken bir aptal” Pasajlar caddeyle iç mekan arası bir şeydir, yani bulvarı içmekana dönüştürme becerisidir. Cadde Flaneur için konuta dönüşür, sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, Flaneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar…

Walter Benjamin (Pasajlar)

tavsiye: Tony Bennett "Boulevard Of Broken Dreams" Diana Krall bu şarkıyı İstanbul'da bir yaz günü açıkhavada piyano eşliğinde söylemiştir. O versiyonunu bulursanız kaçırmayın derim....

"Sedire oturup radyoyu açtım. Piyano dinlemek istiyordum ama yoktu. Sanki bütün dünya konuşuyor, dans ediyor, operaya gidiyordu. Şu kutunun içinde bana piyano çalacak birini bulamıyordum. Yalnızdım. Kapadım kalktım. Duvarda "İkindi kahvaltısı" asılıydı: Yapma ışıkta bozluğu daha bir boz, kahredici. Masanın üstünde sigara küllüğü vardı. Biçimsiz. Kim koymuş onu kitapların önüne? Kaptığım gibi pencereden sokağa fırlattım. Kapalıymış, cam kırıldı. Karşı apartmanın yüzünde bir perde kalktı; bir kadın kımıldamadan sokağa baktı. Yoksa o mu? Perde indi. Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu? "

Yusuf Atılgan/ "Aylak Adam"

Tuesday, November 07, 2006

bırakma(k)


Beyim..
Hey güzel kadın,

Dans edebiliyor musun?
Var mı senin de hatıraların?
Müzik hiç sana keskin bir koku gibi çarptı mı...



Hiç unutamadıklarının ve hiç hatırlamadıklarının üstüne inceden bir yaz günü serin bir çarşaf gibi örtebilir misin piyano tuşlarını?

Beyim..
ve güzel kadın,
Hiç düşün seni dansa kaldırdı mı?
Döndü mü başın

Hiç bir an-a tutundun mu
Tutunup kalmak istedin mi
Hızla dönerken..dümdüz giderken.. ve hiç bir şey yokken yetebildi mi hepsi sana?

Başka bir dilin kelimelerini almak
Hiç söylemediğin birkaç söz söylemek
O dilde sarhoş olmak..
Dönmek
Ve gizlice kapısını kapatıp içinden çıkmak
istedin mi?
Kimse duymadan
Ve anlamadan
Başka bir dilde
Açmak içini...

Beyim..
Bu sözü hiç duydun mu:
Sevmek içini açmaktır
Açtın mı içini
Sen hiç hayatında dans ettin mi?

Kocaman, parke kaplı, ahşap cilalı bir salonda gün işığı-gece rengi döne savrula
Yüksek topuklarla
Ve ıslak çimli koyu gri taş kaplı bir sokak ortasında
Yalınayak
Film gibi

Ey güzel kadın
Yürüdün çok dolaştın
Gel otur söyle
Yoruldun mu?

Ne büyülü söz
Beyim..
Bir gün dans et benimle
Söz o zaman herkes kadar, özgürüz ikimiz de.
Başını şu kadar eğecek,
İşte öyle bakacak,
Düşüncenden şunları bunları çıkarıp işte onları bırakacak kadar,
Öyle beyazlar giymiş gibi,
Suskunluğu konuşacak kadar iyi

dans edebilir misin?

Yaşadın beyim..
ve ey güzel kadın..
Dansa tutun
Bırak özgür bıraksın içini

“Sevmek özgür bırakmaktır” beyim..
Bu sözü hiç okudun mu…

...
D.M (2004)

tavsiye: Kerem Görsev " jumping to the void "

Monday, November 06, 2006

sevme(k)

Her insan öldürür gene de sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!
Kimisi aşkını gençlikte öldürür,
Yaşını başını almışken kimi; Biri Şehvet'in elleriyle boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.
Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı; Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan: Çünkü her insan öldürür sevdiğini,
Gene de ölmez insan.

Oscar Wilde /(The Ballad Of Reading Goal)

Sahici ilişkide hayranlığa yer yoktur, çünkü sahici ilişkide iki kişi birbirini iyi tanır- ya da tanımağa çalışır(lar)- iyi tanıyınca da, her kişide ne kadar “büyüklük” yücelik varsa, bir o kadar da “küçüklük”, alçaklık olduğu görülür- görebilen, görür.
Yazdıklarıma onca önem veriyorsun: doğru ben de önem veriyorum onlara- ama, onlar benim için hep yaşamağa çalışmanın yollarıydı, kendi başlarına amaç olmadılar. Yaşadıklarımdan çıktılar, ama amaçları, çıkarımları olmak değil
Onları onca kolaylıkla sana teslim etmiş olmam ne gösteriyor sana- “Bütün yaşamım” diyerek. İşte: önemli değiller, önemli bir anlamda: yaşandıklarında ve yaşanmış şeyler olarak, önemliydiler- şimdiyse, geçmiş şeyler olarak, yaşanmışlıkları da geçti- birer kayıtlar yalnızca: benim yaşadıklarımın, ve bir daha kimsenin, tam olarak, yaşamak bir yana, nasıl yaşandıklarını bile- nasıl olup da yaşanmış olduklarını anlamayacaklarının, kayıtları…
(Anlıyor musun ey okur?!...)
Sevmek içini açmaktır.

Oruç Aruoba (İle)
tavsiye: charles aznavour/compay segundo " mourir d'amour "

Saturday, November 04, 2006

kaybolma(k)



...Zaman olmuştur ki
Yanar mor zambaklar buğulu gece lambaları
Bir katar kaybolur Haydarpaşa Garı’ndan


Ağır ve cefakar bir marşandiz katarı
Kıvamlı bir sessizliğe batmış ıhlamurlar
Yalnız Kuzguncuk’taki yalıda
Karanlık bir gazelhan
Yanık yanık bir aşk-i-bi-amani söyler...

Atilla İlhan

Haydarpaşa Garı, denize çakılan 1100 ahşap kazığın üzerine oturtulmuş bir gar binasıdır. 1908 yılında İstanbul-Bağdat demiryollarının başlangıç noktası olarak yapılmıştır. Güney cephesinin çatı hizasında yer alan barok düzenli alınlıkta kuruluşundan bu yana zamanı hiç aksatmadan göstermiş büyük bir saat yer alır. Tekerlekli kartal kanadı ile süslü olan saatin kadranı, Alman Demiryolları'nın simgesi olarak bilinir. Bu motif, daha sonraları Türk Demiryolları'nın da simgesi olarak kabul edilmiştir. Projesini Otto Ritter ve Helmut Cuno isimli iki mimarın yaptığı Haydarpaşa Garı'nın inşaatında İtalyan ustalar ve mühendisler de çalışmıştır. Haydarpaşa Garı'nın iç süslemeleri ve vitrayları da, yine bir Alman sanatçı olan Linneman tarafından yapılmıştır. Karşılıklı olarak her gün 140 banliyö, 28 ekspres tren seferi yapılan, günde ortalama 100 bin kişinin yolculuğuna tanıklık eden ve Anadolu'dan İstanbul'a trenle gelenlerin denizle ilk karşılaştıkları nokta olan Haydarpaşa Garı 2009 yılı itibariyle tren trafiğine kapatılarak alışveriş merkezine dönüştürülmeyi beklemektedir...

tavsiye: İstanbul Oriental Ensemble/"Nihavent Oriental"

(uyarı: kederlendirir...)

Friday, November 03, 2006

bilme(k)



"...İnsan ölür, gövdesi yeniden toz olur benzerlerinin hepsi toprağa döner yeniden ama kitap, anısının ağızdan ağıza iletilmesini sağlar. Bir kitap, sağlam bir evden yeğdir ya da Batı'da bir tapınaktan, bir kaleden de yeğdir..."

&

Genellikle evime gidip gelen insanlar, kültür dünyasının sakinleridir. Yaklaşık 8 bin parçadan oluşan (ve kendisiyle övündüğüm) kitaplığımı görünce, yorum yapmazlar. Bunların bir kısmı terbiyeli oldukları için susarlar. Bir kısmı, bu kitapların yalnızca birbiri ardına okunacakları varsayımıyla alınmadığını, başvuru alanını genişletmek amacıyla edinildiklerini düşünürler (bilirler), (sanırlar), (düşündüklerini düşünmemi isterler). Bir kısmı da “yoksa sen hala buradaki kitapların hepsini değilse bile çoğunu okumadın mı?” sorusuyla karşılaşabilecekleri vehmine kapıldıkları için, “sende Hégésippe Moreau’nun Bütün Şiirleri var mı?” sorusuyla önlem almaya kalkarlar. Bu sonuncuları bir düşkırıklığı bekler genellikle: Elbette ki Hégésippe Moreau’nun Bütün Şiirleri bulunur. Arasıra da kitap görünce mertek sanan tanıdıkların yolu düşer eve. Uzak akrabalar, askerlik arkadaşları, kendisini zorla davet ettirmiş komşular tipik eşantiyonlardır. Onların klasik, hiçbir zaman aksamayan soruları yanlarındadır: En kibar, en dayanılmaz sesleriyle beni tuzağa düşürüverirler: “Size bir şey soracağım ama, yanlış anlamayın: Bütün bu kitapları okudunuz mu?” Bilmezler ki, bu alabildiğine özgün, yanlış anlaşılacak hiçbir yanı olmayan soruya hep aynı basmakalıp yanıtı veririm: “Hayır tabii, bunlar okuduklarımın bir kısmı.”

Kitap sayfaları arasındaki kurutulmuş yaprak ve çiçekler, unutulmuş mektuplar, Saatli Maarif Takvimi yaprakları, ciltlerdeki kurt yenikleri, sarhoş mürekkepli eprimiş etiketler(…)

Bütün bu orta şekerli sözler, kitaplıkta yaşanan derin, hazin, kavurucu bir yalnızlıktan sözetmemek için aslında. Çocuktuk, büyüdük, kitapları seçtik- başka şeyleri seçen insanlar arasında. Günden güne kaplandı duvarlarımız, odalarımızın herbir yanına sindi harflere sinmiş sessizlik türleri. Sıkıştığımda, canımın yandığı gecelerde raftan rafa, kitaptan kitaba gezdim de içimdeki düğümü yumuşatmak için hiçbir dilden, hiçbir çağdan, hiç kimseden bana ulaşacak bir ses çıkmadı. Kendi kitaplarım bile başıboş bir uğultuyla karşılık vermiştir paylaşmak istediğim yazgıya (…)

Şimdi, arasıra, herkesin uyuduğu bir saatte dolaşıyorum kitaplığımda: Kaç dizgi yanlışı, kaç sıfat, kaç soru işareti var burada- kimim ben ve ne biliyorum?

Enis Batur ( Kediler Krallara Bakabilir)

tavsiye: Herbie Hancock&Wayne Shorter "Jazz For A Rainy Afternoon/So What"

Ressam, grafik sanatçısı ve tasarımcı Martin Baeyens’in ex- libris koleksiyonu Tüyap Kitap Fuarında sergileniyor, insanı hipnotize eden güzellikte şeyler, tavsiye edilir...(exlibris: kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu grafik çalışmalardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. İngilizce “Bookplate” olarak da bilinen Ekslibris, kitap sahibini tanıtır, onu yüceltir ve kitabı ödünç alan kişiyi geri getirmesi konusunda uyarır. Bir mülkiyet işareti, sahiplenme göstergesi olmanın yanında kitabın hırsızlığa karşı korunmasını sağlama işlevinin de olduğu söylenebilir. Sözcük olarak ...’nın kitabı, ...’nın kitaplığına ait veya ...’nın kütüphanesinden anlamına gelir.)

Thursday, November 02, 2006

isteme(k)

"o kadar çok sevdim ki resmini işte bugün konuştu benle..."

Ovidius tarafından anlatılan Pigmalion mitosu, kendini gerçekleştiren kehanet olgusunu aydınlatmak için kullanılmaktadır. Öyküye göre Pigmalion, Kıbrıslı bir heykeltıraştır. Kötü anıları nedeniyle kadınlardan nefret eden Pigmalion, ölünceye kadar evlenmemeye yemin etmiştir.Günlerden bir gün, bir kadın heykeli yapmaya karar verir. Büyük emekler sonunda, fildişinden o zamana kadar yapılmış, en güzel kadın heykelini yapar. Heykel bakmaya doyulamayacak kadar güzel olmuştur ve Pigmalion sürekli heykelini seyreder, onu okşar, onunla oynar, konuşur ve nihayet heykeline aşık olur. Aşk tanrıçası Venüs'e yalvarır; heykeline can vermesini diler. Ve bir gün evine dönüp heykelini öptüğünde heykelinin canlandığını görür.
Bu öykü, daha sonraları, pek çok roman, tiyatro ve sinema eserine konu olmuştur. Pygmalion mitosu, insanların gerçekleşmesini arzu ettikleri veya gerçek olarak algıladıkları bir şeyin, er veya geç gerçekleşeceğini belirten bir mitostur.
İngiltere’nin en özgün genç ressamlarından olan Lucien Freud, şöyle yazmıştır: “Sanatçı, bir sanat yapıtını yaratma sürecinde hiçbir zaman mutlak anlamda bir mutluluk anı yaşamaz. Gerçi yaratma eylemi sırasında buna benzer bir duygu vardır içinde; ama yapıtın tamamlanma anı yaklaştığında bu duygu da uçup gider. Çünkü sanatçı o zaman yarattığının yalnızca bir resim olduğunun bilincine varır. Oysa o ana kadar neredeyse canlanacağını umut etmiştir.”
Vasari, Donatello'nun "Zuccone" üzerinde çalışırken ansızın heykele baktığını ve neredeyse ona yalvarışını şöyle anlatır:

"Favella, favella che ti venga il cacasangue!”
Konuş, konuş artık!

tavsiye: Dave Matthews Band/ "spoon"
"If I had the strength to I would leave you up,
To your own devices
Will you not talk
Can you take pity
I don't ask much
But won't you speak
Please..."