Monday, January 29, 2007

tükenme(k)

...Etrafımızı sarıverecek
Bir boşluk ki asla bitmeyecek
Herşey bir anda anlamsız gelecek...

Tükenmiş miydi
Tükenmiştiler
Tükenmişim
Tükenirsen
Tükeneceğiz
Tükeniyor
Tükeniyordu
Tükeniyormuşuz
Tükendiler
Tükendim
Tükenmezsem
Tükenme
Tükenmeden
Tükeniyoruz
Tükenmezsen
Tükenmemişsin
Tükenmemeliydim
Tükenmiş miydiniz
Tükeniyor muyuz
Tükenirken
Tükenilir
Tükenmiş miydik
Tükenmiş miyiz
Tüken
Tükenirken
Tükenmiştiler
Tükenirsen
Tükeneceğiz
Tükenmemişsin
Tükeniyordu
Tükeniyor muyum?
Tükeneceğim
Tükenecek miydik?
Tükenmezsen
Tükenecek miyiz?
Tükenmeyecekse
Tükenmiş miydiniz?
Tükenmemeliydik
Sevim Burak "Everest My Lord"
tavsiye: Charlotte Gainsbourg "L'Un Part...L'Autre Reste"

Friday, January 26, 2007

savaşma(k)


“Ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü.”
Jean Cocteau

(...)Hayvanlar, "Bütün hayvanlar eşittir" ilkesini hatırlayıp, "bu nasıl eşitlik" diye kendi
kendilerine söylenmeye başlarlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına giderler,
duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ederler, duvardaki bütün yazılar
silinmiş, sadece şöyle yazar:
"Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir"
Birgün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur... Yabancı hayvanlar çiftliğe girer, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler..çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür... Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyulur. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza: "Neden tüfek atılır" diye sorur. Domuz: "Zaferimizi kutlamak için" cevabını verir. Yaralı hayvan; "Hangi zafer" diye hayret eder. Domuz; "Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı" der. "Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler" karşılığını verir...Domuz: "Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış
olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık" der
...Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutlar, tebrik eder ...Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış olur(...)
George Orwell (Hayvan Çiftliği)
tavsiye: Franz Ferdinand "This Fire"

Wednesday, January 24, 2007

anlaşılma(k)

Anlamaz, niye anlasın
Anlaşılmak! -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz
Edip Cansever (Ben Ruhi Bey Nasılım)
Aristoteles'in akıl yürütme ile ilgili olarak ortaya koyduğu temel yanıltılı akıl yürütme (uslamlama) biçimlerinden birkaçı şunlardır:
argumentum ad baculum (Ing. appeal to force]: Sonucunu kabul ettirmek için karşısındakini üstü kapalı tehdit eden yanıltılı akıl yürütme biçimi. "Eğer şöyle şöyle yapmazsan başına şunlar şunlar gelir" vb. Başka bir deyişle, kendi düşüncelerinin "doğru" olduğunu "aba altından değnek göstererek" sağlama alma girişimine dayanan yanıltı türü.
argumentum ad hominem [Ing. ad hominem argument]: Birinin düşüncesini çürütmek için onun kişiliğine (örneğin dürüstlüğüne, samimiyetine, sözüyle yapıp ettiklerinin birbirini tutmamasına vb.) saldıran yanıltılı akıl yürütme biçimi; bir düşünceyi, koşullar ya da düşünceyi ortaya koyanın kişilik özellikleriyle akıl yürütme arasında bir uyuşmazlık olduğunu öne sürerek kuşku altında bırakma girişimine dayanan yanıltı türü.
argumentum ad judicium [İng. appeal to judgement]: Bilginin temellerine inilerek varılan "yargı"ların olasılık içerdiği unutularak kanıt diye öne sürüldüğü yanıltılı akıl yürütme biçimi.
argumentum ad personam [İng. argument against the person]: Kişinin ya da kişilerin öznel bir takım deneyimlerinin ya da eğilimlerinin kanıt olarak öne sürüldüğü yanıltılı akıl yürütme biçimi. argumentum ad populum (İng. appeal to the weight of popular opinion]: Çoğunluğun görüşünü ya da halkın önyargılarla bezeli beğenisini kanıt olarak öne süren yanıltılı akıl yürütme biçimi.
argumentum e consessu gentium [Ing. argument from common consent/the consensus of the nations]: Sonucunu desteklemek için insanlığın ortakgörüsünü kanıt olarak öne süren yanılgılı uslamlama biçimi.
bölüşüm yanıltısı [Ing. fallacy of division): Bir "bütün"ün sahip olduğu belli bir özelliğin bu bütünün parçalarında ya da üyelerinde de bulunduğunu varsaymaktan oluşan yanıltılı uslamlama biçimi. Örnek: "A” büyük bir futbol takımının oyuncusudur; o halde, “A” büyük bir futbolcudur."
çokanlamlılık yanıltısı (anlamdaşlık yanıltısı) [İng. fallacy of eqaivocation; fallacy of ambiguity/amphiboly): Çokanlamlı ya da çiftanlamlı bir sözcüğün iki farklı önermede iki farklı anlamıyla kullanılmasının yol açtığı yanıltılı uslamlama biçimi. Mantık diliyle söylendiğinde: çıkarımda aynı sözcük ya da deyim iki farklı anlamda kullanıldığında anlamdaşlık yanılgısı yapılmış olur. Örnek: "A iyidir ve piyanisttir; o halde, A iyi bir piyanisttir."
(kaynak: Felsefe Sözlüğü-Bilim ve Sanat Yayınları)

tavsiye: Tindersticks " If You're Looking For A Way Out"

Sunday, January 21, 2007

izleme(k)


Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü. Nasıl hatırlamazsın o türküyü, Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, Alıştığımız bir şeydi yaşamak.
Cahit Sıtkı Tarancı


“İlk kez benim hakkımda bir film yapan Michelle Porte’a anlattığım bir öyküyü anlatmak isterim size. Öykünün o aşamasında evde, kiler denen yerde bulunuyordum. Yalnızdım. Michelle Porte’u o kilerde bekliyordum. Böyle dingin ve boş yerlerde sık sık kalırım. Uzun süre. Ve o sessizlik içerisinde. O gün, birdenbire, duvarın dibinde, çok yakınımda, bir karasineğin yaşamının son dakikalarını yaşadığını gördüm ve duydum. Onu ürkütmemek için yere oturdum. Hiç kımıldamadım. Koskoca evin içinde onunla yapayalnızdım. O zamana kadar sinekleri hiç düşünmemiştim; onlara lanet okumalarım dışında kuşkusuz. Sizler gibi. Sizler gibi ben de tüm dünyanın baş belası olan, vebayı ve kolerayı taşıyan o yaratıktan dehşet duyacak biçimde yetiştirilmiştim Onun ölüşünü izlemek için yaklaştım. Bahçenin nemini almış kum ve çimento içinde tutsak kalma tehlikesini gördüğü o duvardan kurtulmak istiyordu. Bir sinek nasıl ölüyor, onu izledim. Uzun sürdü. Ölüme karşı savaşıyordu. Belki on, belki on beş dakika sürdü, sonra durdu. Yaşamı sona ermiş olmalıydı. Orada kalıp onu izlemeyi sürdürdüm. Sinek, onu ilk gördüğümdeki gibi duvara yapışık kaldı, oraya gömülmüş gibi. Yanılıyordum: henüz yaşıyordu. Orada durmayı, onu izlemeyi sürdürdüm, umutla, yaşamaya yeniden başlayacağı umuduyla. Benim oradaki varlığım, o ölümü daha da korkunç kılıyordu. Bunu biliyordum, ama kaldım. Görmek için. Ölümün sineği yavaş yavaş nasıl kuşatacağını görmek için. Bir de bu ölümün nereden geldiğini görmek için. Dışarıdan mı, duvarın derinliğinden mi yada zeminden mi, anlamak için. Hangi karanlık gecenin içinden geliyordu; yeraltından mı, yoksa gökyüzünden mi, yakındaki ormanlardan mı, yoksa belki de çok yakınındaki, henüz bir ad verilmesi olanaksız hiçlikten, benden belki, sonsuzluğa katılmak üzere olan sineğin izlerini bulmaya çalışan benden geliyordu. Nasıl bittiğini bilmiyorum. Kuşkusuz, sonunda gücü tükenen sinek yere düştü. Duvara tutunan bacakları ayrıldı. Ve duvardan düştü. Hiç bilmiyorum, oradan uzaklaşmamın dışında. Şöyle dedim kendi kendime:’”Delirmeye başladın.” Ve oradan uzaklaştım. Michelle Porte geldiğinde, o yeri ona gösterdim ve bir sineğin orada, saat üçü yirmi geçe öldüğünü söyledim. Michelle Porte, buna kahkahalarla güldü. Haklıydı. Bu öyküyü bitirmek için, ben de ona gülümsedim. Ama hayır: o, gülmeyi sürdürdü. Bana gelince, bu öyküyü, sinekle benim aramda yaşanan şeyi size böyle, gerçekliği içinde, benim gerçekliğim içinde anlatıyorsam bu, o yaşananın henüz kendini gülmeye sunmamış olmasından. Bir sineğin ölümü, ölümdür. Dünyanın belirli bir sonuna doğru ilerleyen ölümdür, son uykunun alanını yayan, genişleten bir ölüm. Bir köpeğin ölüşünü görürsünüz yada bir atın ölüşünü ve bir şeyler dersiniz, örneğin zavallı hayvan… Ama bir sinek öldüğünde hiçbir şey söylemezsiniz, bir yorumda bulunmazsınız, hiç. Bu, şimdi yazıldı artık. Belki de bu tür kaymalara kapılma tehlikesidir o tehlike. Çok önemli değil, ama kendi başına bir olgu, bütünlüğü olan, anlamı çok büyük: anlamı erişilmez, alanı sınırsız bir olgu. Yahudileri düşündüm. Almanya’dan nefret ettim, savaşın ilk günlerinde olduğu gibi, tüm varlığımla, var gücümle. Savaş sırasında, sokakta ne zaman bir Almana rastlasam, onun ölümünü düşünüyordum. Yazının insanı oraya, o sineğe götürmesi de iyi, can çekişen sineğe demek istiyorum: yazmanın dehşetini yazmak. Ölümün kesin olarak meydana geldiği saat, kaydedilmiş saat, sineği daha o zamandan ulaşılmaz kılıyordu. Ona genel ölçekte önem kazandırıyordu, dünya üzerindeki yaşamın genel haritasında belirli bir yer kazandırıyordu, diyelim. Ölüm anının kesin olarak saptanması, sineğe gizli bir cenaze töreni yapıldığını gösteriyordu. Bunun kanıtı, ölümünden yirmi yıl sonra burada ortaya konuyor, ondan hala söz ediyoruz. Bu sineğin ölümünü, ölme süresini, bu sürenin yavaşlığını, uyandırdığı korkunç korkuyu, ölümünün gerçekliğini, şimdiye kadar hiç anlatmamıştım. Ölüm saatinin kesin olarak belirtilmesi, insanlarla ortak yaşama gönderme yapıyor, sömürgeleştirilmiş halklara, dünya üzerinde adı sanı olmayan o muazzam kitleye, evrensel yalnızlığı kuşanmış yalnız kişilere. Yaşam her yerde. Bakteriden file varıncaya kadar. Yeryüzünde kutsal göklere yada daha şimdiden ölü göklere kadar. Sineğin ölümüyle ilgili hiçbir düzenleme yapmamıştım. Beyaz, kaygan duvarlar, yani kefeni orada hazırdı ve bu onun ölümünü günlük, doğal ve kaçınılmaz bir olay kılıyordu. O sinek, yaşamının sonuna gelmişti, bu açıkça görülüyordu. Onu ölümünü izlemekten kendimi alıkoyamazdım. Kıpırdayamıyordu artık. Bu da vardı ve o sineğin var olmuş olduğunun anlatılamayacak bir şey olduğunu bilmek. Bundan yirmi yıl önce. Bu olayı, şimdi anlattığım biçimiyle hiç anlatmamıştım Michelle Porte’a bile. Bildiğim bir başka şey de –yani gördüğüm şey- sineğin, içini kaplayan o buz gibi şeyin ölüm olduğunu çoktan anlamış olmasıydı. İşin en korkunç yanı da buydu. En beklenmeyen yanı. Biliyordu. Ve kabulleniyordu. Yalnız bir ev, böyle bir şey düşünülemez. Çevresine zamanı toplaması gerekir evin, insanları, öyküleri, ‘dönüm noktalarını’, evlilik yada o sineğin ölümü gibi şeyleri, ölümü, sıradan ölümü, aynı zamanda birimin ve sayının ölümünü, dünyanın tüm ölümlerini, proletaryanın ölümünü. Savaşlarla gelen ölümü, dünyada oluşmuş savaş dağlarının getirdiği ölümü. O gün. Tarihi belli, dostum Michelle Porte ile buluşacağım gün, yalnız benim gözlerimin gördüğü, başka hiçbir şeyin saatinin saptanmadığı o gün bir sinek ölmüştü. Ben ona baktığım sırada, saat birdenbire, öğleden sonra üçü yirmi geçe oldu ve birkaç saniye daha: dış kanatların vızıltısı kesildi. Sinek ölmüştü. O kraliçe. Mavi siyah. O sinek, benim gördüğüm, ölmüştü. Yavaş yavaş. Son titreyişine kadar savaşım vermişti. Ve sonra, teslim olmuştu. Belki de beş ile sekiz dakika arası bir zaman geçmişti. Uzun sürmüştü. Mutlak bir korku anıydı bu. Ve ölümün başka göklere, başka gezegenler, başka yerlere doğru yola çıkması oldu. Bir yandan oradan sıvışmak istiyor, öte yandan, yerden gelen bu vızıltıya bakmam gerektiğini söylüyordum kendi kendime; mademki bir karasineğin ölümünün o yeşil bedenli çaresiz vızıltısını duymuştum bir kez. Evet. İşte böyle, sineğin ölümü, edebiyatta şu anda okuduğunuz kaymanın gerçekleşmesine yol açtı. İnsan yazdığının farkına varmaz. Bir sineğin ölümüne bakıp yazarsınız. Bunu yapmaya hakkınız vardır. O sineğin hangi saatte öldüğünü söylediğimde Michelle Porte kasıklarını tuta tuta güldü. Ve ben, bu ölümü gülünç biçimde anlatanın belki de ben olmadığımı ancak şimdi düşünüyorum. Ben o anda ona bunu anlatabilecek değildim, çünkü o ölümü izliyordum, o mavi siyah sineğin can çekişmesini izliyordum. Çevremizde bulunan her şey bir şey yazar, sezinlenmesi gereken işte budur, her şey yazar; sineğe gelince, sinek duvarlara yazar, küçük gölün parlaklığını yansıtan salonun ışığında çok şey yazmıştır. Sineğin yazısı, bir sayfayı tümüyle doldurabilirdi. Sineğin öyküsü hakkında bir şeyler daha söylemek isterim. Hala gözlerimin önünde o sinek, o hayvan, beyaz duvarın üstünde, ölüyor. Önce güneş ışığında, sonra da karo döşeli zeminden gelen yansıma, soluk ışık altında. Bunu yazmayabilirsiniz de, sineği unutabilirsiniz. Yalnızca bakabilirsiniz ona. Kendi başına, bilinmeyen bir gökyüzü altında, korkunç ve dokunaklı biçimde nasıl debelendiğini görebilirsiniz ve sonra hiç. İşte hepsi bu. Sıradan şeylerden söz edeceğim. Sıradan şeylerden. İnsan içinde bir yabancıyı barındırır: yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır. Budur yada hiçbir şey değildir.
Marguerite Duras

tavsiye: "Howling Bells" / A Ballad For The Bleeding Hearts

Friday, January 19, 2007

dolanma(k)


bazen bir "labirent, artık kendisinin karmaşık dolambaçlarını anlaşılır kılacak bir daire veya spiral değildir, fakat bir iplik, bir düz çizgidir; basit, içinden çıkılamaz olduğu için daha da gizemlidir" Gilles Deleuze

Yunan mitolojisinde, bu çeşit yerlerden ilkinin, mimar Dedalus tarafından Girit kralı Minos için yapıldığını anlatan bir hikaye vardır: Girit kralı Minos bir labirentte korkunç bir ejderhayı hapsetmişti. Bir gün Minos'un kızı Ariadne'nin sevgilisi Theseus, ejderi öldürmek üzere Girit'e geldi. Ariadne ona, labirente girmeden önce, çıkarken yolunu kolay bulabilmesi için bir yumak verdi. Thesus bu labirente girerken bu yumağın ipliklerini yere salıverecek, çıkarken de iplikleri toplıyarak aynı yoldan geçip dışarı çıkabilcekti. Böylece Thesus ejderi öldürdükten sonra, yumak sayesinde yolunu bulup labirentten çıkmayı başardı.
Son yıllarda Girit'te yapılan kazılarda, Konosus yakınlarında bir dağda, bu hikayede anlatılan labirette benzeyen bir yapı kalıntılarına rastlanmıştır. Gene son kazılarda Mısır'da da böyle bir labirenttin kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.
(wikipedia.org)

"New York kocaman bir labirentti, öyle yürümekle bitip tükenecek gibi değildi; Quinn ne denli çok yürürse yürüsün, sokakları ve evinin çevresini ne çok tanırsa tanısın, içinde hep bir yitiklik duygusu bırakıyordu bu kent. Yalnızca kentte değil, kendi içinde de yitikti... Amaçsızca dolaşırken her yer birdi ve nerede olduğunun da bir önemi yoktu. Hiçbir yerde olmadığını duyumsadığı gezintileri en iyileriydi. Hem onun tek istediği de, sonuçta hiçbir yerde olmaktı. New York kendi çevresinde kurduğu hiçbir yer olmuştu..." Paul Auster/ Cam Kent
tavsiye: Lhasa De Sela " J'Arrive a La Ville"
Moi aussi
J’arrive à la ville
Pour y verser
Ma vie
Je monte la rue
Comme un géant
Ça c'est la ville
Et ca… C’est ma vie
I too Come to the city/ To pour My life into it/ I climb up the street/ Like a giant/ That is the city/ And that… Is my life

Monday, January 15, 2007

içme(k)

Hep sarhoş olmalı.
Her şey bunda; tek sorun bu.
Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.
Ama neyle? ...Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun...
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin.
Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir!
Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz...” /Charles Baudlaire "Paris Sıkıntısı"

tavsiye: Diana Krall " A Case Of You"
I could drink a case of you,
And I'd still be on my feet
I'd still be on my feet

Thursday, January 11, 2007

umma(k)

"Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde."
Franz Kafka, "Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler"
Kartal,kuş sürüleri içinde en uzun yaşayanıdır.70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40'a vardığımda pençeleri sertleşir esnekliğini yitirir, bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yağlanır, ağırlaşan,tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır: - Ya ölümü seçecektir, - Ya da yeniden doğanın acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir. Bu yeniden doğma süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşan tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşama başlayan kartal yeniden doğada uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
tavsiye: Smiths/ "Please Please Please Let Me Get What I Want"
Havent had a dream in a long time
See, the life I've had can make a good man bad
So for once in my life
Let me get what I want
Lord knows, it would be the first time...

Monday, January 08, 2007

söyleme(k)

bu bir pipo değildir
“... ne gördüğümüzü söylememiz boşunadır;
çünkü gördüğümüz söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir.”
(M. Foucault)
-
Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun
Sesinde ne var biliyor musun
Uykusuz Türkçe var
İşinden memnun değilsin
Bu kenti sevmiyorsun
Bir adam gazetesini katlar
Sesinde ne var biliyor musun
Eski öpüşler var
Banyonun buzlu camı
Birkaç gün görünmedin
Okul şarkıları var
Sesinde ne var biliyor musun
Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.
Sesinde ne var biliyor musun
Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar
Sesinde ne var biliyor musun
Söyleyemediğin sözcükler var.
Cemal Süreya
tavsiye: Simon&Garfunkel "Sound Of Silence"
People talking without speaking, People hearing without listening, People writing songs that voices never share
And no one deared
Disturb the sound of silence.

Thursday, January 04, 2007

çıkarma(k)

yavru ağzı bir yuvarlak var ortada
çiçeğe benziyor ebruli

Sıfır boşluğu, yokluğu ifade eder. Yokluk her yerdedir, uzayın uçsuz bucaksız derinliklerinde bütün nesnelerin aralarını doldurur, yenide o nesneleri oluşturan taneciklerin aralarını doldurur.
Bazı tarihçilere göre, sıfır rakamının biçimi, eski Yunanca "yokluk" anlamına gelen "ouden" kelimesinin ilk harfi olan "omicron" harfinden geliyor. Sıfır rakamının bugünkü şeklinin büyük ölçüde Hintli matematikçilerin "bir rakamın yokluğu"nu göstermek için kullandıkları nokta işaretinden geldiği tahmin ediliyor.
Sıfır rakamı farklı kültürlerde tarih boyunca çok farklı isimlerle anılmıştı. Bugünkü bir çok Latin dilinin kökeninin oluşturan Sanskrit dilinde sıfırın "gagana" (uzay), "sunya" (boşluk) ve "bindu" (nokta) sözcükleriyle adlandırıldığını görüyoruz. Antik Çağda Çinliler sıfır rakamını "ling" kelimesiyle çağırıyorlardı."Ling" yağmur yağdıktan sonra herhangi bir nesnenin üzerinde kalan küçük su parçasına verilen isimdi.
Bugün, bütün Batı dünyasında sıfırı anlatmak için kullanılan "zero" kelimesi Arapça "sıfır" kelimesinden geliyor. Bu kelime Batı dillerinin kökenini oluşturan Latince'ye önce bir rüzgar adı olan "zephyrum", daha sonra "zefiro" ve son olarak "zero" adıyla yerleşti. 13. yüzyılda "zero" nun yanısıra bir başka kelime daha üretilmişti: "Cifra". Bugün cifra kelimesi terkedilmiş durumda. Fakat, birçok Latin dilinde "cifra" değersiz adam" ifadesinin karşılığı olarak hala kullanılıyor.
(kaynak:goto.bilkent.edu.tr)

tavsiye: B. Ortaçgil " Şarkılarım Senindir"
Sonsuz iki sayı birbirine eşit olamıyor. Dolayısıyla sonsuzdan sonsuz çıkınca sıfır kalmıyor. İki kişi birer sayı olsa, bu sayılara sonsuz eklense elde edilen iki sonsuz sayı da birbirinden çıkarılsa, sonuç ancak bir belirsizlik oluyor. Bu iki kişi, yanlarına sonsuzluğu bile alsalar ancak başka iki sonsuz sayı olabiliyorlar. Eklemek zor, çıkarmak belirsiz...
...şarkılar bir oyundur çoğu zaman
ben baş roldeyim işte o zaman
şarkılarım senindir her zaman
ben sen oldum işte o zaman...