
Öldük, ölümden bir şeyler umarak. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü. Nasıl hatırlamazsın o türküyü, Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, Alıştığımız bir şeydi yaşamak. Cahit Sıtkı Tarancı
“İlk kez benim hakkımda bir film yapan Michelle Porte’a anlattığım bir öyküyü anlatmak isterim size. Öykünün o aşamasında evde, kiler denen yerde bulunuyordum. Yalnızdım. Michelle Porte’u o kilerde bekliyordum. Böyle dingin ve boş yerlerde sık sık kalırım. Uzun süre. Ve o sessizlik içerisinde. O gün, birdenbire, duvarın dibinde, çok yakınımda, bir karasineğin yaşamının son dakikalarını yaşadığını gördüm ve duydum. Onu ürkütmemek için yere oturdum. Hiç kımıldamadım. Koskoca evin içinde onunla yapayalnızdım. O zamana kadar sinekleri hiç düşünmemiştim; onlara lanet okumalarım dışında kuşkusuz. Sizler gibi. Sizler gibi ben de tüm dünyanın baş belası olan, vebayı ve kolerayı taşıyan o yaratıktan dehşet duyacak biçimde yetiştirilmiştim Onun ölüşünü izlemek için yaklaştım. Bahçenin nemini almış kum ve çimento içinde tutsak kalma tehlikesini gördüğü o duvardan kurtulmak istiyordu. Bir sinek nasıl ölüyor, onu izledim. Uzun sürdü. Ölüme karşı savaşıyordu. Belki on, belki on beş dakika sürdü, sonra durdu. Yaşamı sona ermiş olmalıydı. Orada kalıp onu izlemeyi sürdürdüm. Sinek, onu ilk gördüğümdeki gibi duvara yapışık kaldı, oraya gömülmüş gibi. Yanılıyordum: henüz yaşıyordu. Orada durmayı, onu izlemeyi sürdürdüm, umutla, yaşamaya yeniden başlayacağı umuduyla. Benim oradaki varlığım, o ölümü daha da korkunç kılıyordu. Bunu biliyordum, ama kaldım. Görmek için. Ölümün sineği yavaş yavaş nasıl kuşatacağını görmek için. Bir de bu ölümün nereden geldiğini görmek için. Dışarıdan mı, duvarın derinliğinden mi yada zeminden mi, anlamak için. Hangi karanlık gecenin içinden geliyordu; yeraltından mı, yoksa gökyüzünden mi, yakındaki ormanlardan mı, yoksa belki de çok yakınındaki, henüz bir ad verilmesi olanaksız hiçlikten, benden belki, sonsuzluğa katılmak üzere olan sineğin izlerini bulmaya çalışan benden geliyordu. Nasıl bittiğini bilmiyorum. Kuşkusuz, sonunda gücü tükenen sinek yere düştü. Duvara tutunan bacakları ayrıldı. Ve duvardan düştü. Hiç bilmiyorum, oradan uzaklaşmamın dışında. Şöyle dedim kendi kendime:’”Delirmeye başladın.” Ve oradan uzaklaştım. Michelle Porte geldiğinde, o yeri ona gösterdim ve bir sineğin orada, saat üçü yirmi geçe öldüğünü söyledim. Michelle Porte, buna kahkahalarla güldü. Haklıydı. Bu öyküyü bitirmek için, ben de ona gülümsedim. Ama hayır: o, gülmeyi sürdürdü. Bana gelince, bu öyküyü, sinekle benim aramda yaşanan şeyi size böyle, gerçekliği içinde, benim gerçekliğim içinde anlatıyorsam bu, o yaşananın henüz kendini gülmeye sunmamış olmasından. Bir sineğin ölümü, ölümdür. Dünyanın belirli bir sonuna doğru ilerleyen ölümdür, son uykunun alanını yayan, genişleten bir ölüm. Bir köpeğin ölüşünü görürsünüz yada bir atın ölüşünü ve bir şeyler dersiniz, örneğin zavallı hayvan… Ama bir sinek öldüğünde hiçbir şey söylemezsiniz, bir yorumda bulunmazsınız, hiç. Bu, şimdi yazıldı artık. Belki de bu tür kaymalara kapılma tehlikesidir o tehlike. Çok önemli değil, ama kendi başına bir olgu, bütünlüğü olan, anlamı çok büyük: anlamı erişilmez, alanı sınırsız bir olgu. Yahudileri düşündüm. Almanya’dan nefret ettim, savaşın ilk günlerinde olduğu gibi, tüm varlığımla, var gücümle. Savaş sırasında, sokakta ne zaman bir Almana rastlasam, onun ölümünü düşünüyordum. Yazının insanı oraya, o sineğe götürmesi de iyi, can çekişen sineğe demek istiyorum: yazmanın dehşetini yazmak. Ölümün kesin olarak meydana geldiği saat, kaydedilmiş saat, sineği daha o zamandan ulaşılmaz kılıyordu. Ona genel ölçekte önem kazandırıyordu, dünya üzerindeki yaşamın genel haritasında belirli bir yer kazandırıyordu, diyelim. Ölüm anının kesin olarak saptanması, sineğe gizli bir cenaze töreni yapıldığını gösteriyordu. Bunun kanıtı, ölümünden yirmi yıl sonra burada ortaya konuyor, ondan hala söz ediyoruz. Bu sineğin ölümünü, ölme süresini, bu sürenin yavaşlığını, uyandırdığı korkunç korkuyu, ölümünün gerçekliğini, şimdiye kadar hiç anlatmamıştım. Ölüm saatinin kesin olarak belirtilmesi, insanlarla ortak yaşama gönderme yapıyor, sömürgeleştirilmiş halklara, dünya üzerinde adı sanı olmayan o muazzam kitleye, evrensel yalnızlığı kuşanmış yalnız kişilere. Yaşam her yerde. Bakteriden file varıncaya kadar. Yeryüzünde kutsal göklere yada daha şimdiden ölü göklere kadar. Sineğin ölümüyle ilgili hiçbir düzenleme yapmamıştım. Beyaz, kaygan duvarlar, yani kefeni orada hazırdı ve bu onun ölümünü günlük, doğal ve kaçınılmaz bir olay kılıyordu. O sinek, yaşamının sonuna gelmişti, bu açıkça görülüyordu. Onu ölümünü izlemekten kendimi alıkoyamazdım. Kıpırdayamıyordu artık. Bu da vardı ve o sineğin var olmuş olduğunun anlatılamayacak bir şey olduğunu bilmek. Bundan yirmi yıl önce. Bu olayı, şimdi anlattığım biçimiyle hiç anlatmamıştım Michelle Porte’a bile. Bildiğim bir başka şey de –yani gördüğüm şey- sineğin, içini kaplayan o buz gibi şeyin ölüm olduğunu çoktan anlamış olmasıydı. İşin en korkunç yanı da buydu. En beklenmeyen yanı. Biliyordu. Ve kabulleniyordu. Yalnız bir ev, böyle bir şey düşünülemez. Çevresine zamanı toplaması gerekir evin, insanları, öyküleri, ‘dönüm noktalarını’, evlilik yada o sineğin ölümü gibi şeyleri, ölümü, sıradan ölümü, aynı zamanda birimin ve sayının ölümünü, dünyanın tüm ölümlerini, proletaryanın ölümünü. Savaşlarla gelen ölümü, dünyada oluşmuş savaş dağlarının getirdiği ölümü. O gün. Tarihi belli, dostum Michelle Porte ile buluşacağım gün, yalnız benim gözlerimin gördüğü, başka hiçbir şeyin saatinin saptanmadığı o gün bir sinek ölmüştü. Ben ona baktığım sırada, saat birdenbire, öğleden sonra üçü yirmi geçe oldu ve birkaç saniye daha: dış kanatların vızıltısı kesildi. Sinek ölmüştü. O kraliçe. Mavi siyah. O sinek, benim gördüğüm, ölmüştü. Yavaş yavaş. Son titreyişine kadar savaşım vermişti. Ve sonra, teslim olmuştu. Belki de beş ile sekiz dakika arası bir zaman geçmişti. Uzun sürmüştü. Mutlak bir korku anıydı bu. Ve ölümün başka göklere, başka gezegenler, başka yerlere doğru yola çıkması oldu. Bir yandan oradan sıvışmak istiyor, öte yandan, yerden gelen bu vızıltıya bakmam gerektiğini söylüyordum kendi kendime; mademki bir karasineğin ölümünün o yeşil bedenli çaresiz vızıltısını duymuştum bir kez. Evet. İşte böyle, sineğin ölümü, edebiyatta şu anda okuduğunuz kaymanın gerçekleşmesine yol açtı. İnsan yazdığının farkına varmaz. Bir sineğin ölümüne bakıp yazarsınız. Bunu yapmaya hakkınız vardır. O sineğin hangi saatte öldüğünü söylediğimde Michelle Porte kasıklarını tuta tuta güldü. Ve ben, bu ölümü gülünç biçimde anlatanın belki de ben olmadığımı ancak şimdi düşünüyorum. Ben o anda ona bunu anlatabilecek değildim, çünkü o ölümü izliyordum, o mavi siyah sineğin can çekişmesini izliyordum. Çevremizde bulunan her şey bir şey yazar, sezinlenmesi gereken işte budur, her şey yazar; sineğe gelince, sinek duvarlara yazar, küçük gölün parlaklığını yansıtan salonun ışığında çok şey yazmıştır. Sineğin yazısı, bir sayfayı tümüyle doldurabilirdi. Sineğin öyküsü hakkında bir şeyler daha söylemek isterim. Hala gözlerimin önünde o sinek, o hayvan, beyaz duvarın üstünde, ölüyor. Önce güneş ışığında, sonra da karo döşeli zeminden gelen yansıma, soluk ışık altında. Bunu yazmayabilirsiniz de, sineği unutabilirsiniz. Yalnızca bakabilirsiniz ona. Kendi başına, bilinmeyen bir gökyüzü altında, korkunç ve dokunaklı biçimde nasıl debelendiğini görebilirsiniz ve sonra hiç. İşte hepsi bu. Sıradan şeylerden söz edeceğim. Sıradan şeylerden. İnsan içinde bir yabancıyı barındırır: yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır. Budur yada hiçbir şey değildir.
Marguerite Duras
tavsiye: "Howling Bells" / A Ballad For The Bleeding Hearts